Yazı bana ait değil fakat paylaşmak istedim.Yazının esas sahibi Edward Ander.
Buda kendisinin blogu: http://benbuyaznerdeydim.blogspot.com/2009/11/askmzn-dinamosu.html
Takip ettiğim ilk 3 blogger içindedir.
"artık yeter.. yoruldum anlıyor musun? düzeltmeye çalışmaktan, düzelmeni ummaktan yoruldum.. her seferinde belki deyip hayal kırıklığına uğramaktan bıktım. ilişkimize hiç emek vermiyorsun. ikimiz için çaba göstermiyorsun. seni terk ediyorum."
bu son cümleden sonra zaten karşımdakinin içerisinden geçip arkasında bir yerde oluşan görüş odağım hepten dış dünyanın sınırlarından çıkmıştı. sıkıntılı anlarda sık sık başıma gelen bu duyusal izolasyon tekrar kendini göstermişti. durumun farkına varınca "belki de bir savunma mekanizmasıdır" diye geçirdim içimden. dışarıdaki sesler hala uğultulu bir şekilde devam ediyordu. fakat ilginçtir, şu izolasyon anında artık kulaklarımın arkasındaki atar damarların sesini duyabilmekteydim. uzaktan gelen tekno müziğin bas sesleri gibi güp güp duyuyordum o sesi ben. hatta bir ara kendimi kaptırıp ritim tutmaya bile başladım. her "güp"sesinin arasında dişlerimle "tıs tıs" ekliyordum. şüphesiz ki şu an bu uğraş, gerçek dünyadan çok daha eğlenceliydi.
sesler tekrar tizleşip görüş odağım normale döndüğü anda karşımdaki sandalyeyi boş buldum. gitmişti. kim bilir ne kadar olmuştur gideli diye düşünürken karşı masadan bana ters ters bakan bir adamı farkettim. muhtemelen ben son bir kaç dakikadır onun sevgilisine buğulu gözlerle bakıyordum. hızlıca bakışlarımı devirip masanın üstünde gezdirmeye başladım. kendime geldikçe son cümlelerin kafamdaki yankısı daha da netleşiyordu. "ilişkimize emek vermiyorsun.. bizim için çaba göstermiyorsun..."
ne demek ki şimdi bu? hani bir kelimeyi peşpeşe söyledikten sonra kelime anlamını yitirip insana saçma bir şeymiş gibi gelir ya sevgili okur, işte aynı onun gibi olmuştu. bir ilişkiye nasıl emek verileceğini, bir ilişkideki iki kişi için nasıl ve neden çaba gösterileceğini kafamda hiçbir yere oturtamıyordum. o kavramların içleri boş bir otoparktan daha ıssız bir hale gelmişti.
gözlerim masadaki nesneleri amaçsızca incelerken adisyon kağıdı dikkatimi çekti. ters çevrilmiş ve küllüğün altına sıkıştırılmıştı. "neden bunu ters bir halde masaya koyuyorlar ki" diye içimden geçirirken adisyonu alıp okudum.
1 çikolatalı mus
1 milkshake
2 çay
parasında değildim. hakikaten para mühim değildi çok şükür. ama şu on santime on santimlik kağıt bile açıklıyordu çoğu şeyi. yo hayır.. köyünden kopup gelen, kıtlama çay içip haşil yiyen ya da ne bileyim o kafamızdaki cennet anadolunun yağız delikanlısı tipi bir insan değilim. mesele o da değil. doğru, bu meydan okumada bir köşede üç şekerli çay, diğer köşede ise her yudumunda başka tatlara yelken açtıran milkshake vardı. ama bu sefer imajları farklıydı. bu karşılaşma bir boks maçı olsaydı muhtemelen şöyle isimlendirirlerdi; garanticilik vs. heyecan!
"çaba sarfetmiyorsun, emek vermiyorsun" daki maksadı şimdi yavaştan kavramaya başlamıştım. bizimkisi biraz fazla sorunsuz bir ilişkiydi. hani kıskançlık krizleri, ufak kaçamaklar sonucu yalvar yakar barışma sekansları, içip içip sapıtma sonrası kapıya dayanma ritüelleri gibi şeyler olmamıştı hiç bizimkisinde. hiç kavga etmemiştik mesela. zira ben özellikle her tartışma potansiyeli taşıyan konuya ayrı bir ihtimamla yaklaşıyor, daha ses tonumuz yükselmeden alttan alarak, durumu soğutuyordum. bu taktiği çok etkili bir şekilde kullandığımdan olsa gerek, bir buçuk yıl çok stabil ve problemsiz yaşamıştık.
adisyonu kasaya götürüp ödemeyi yaptım. dışarıda hafiften bir yağmur yağıyordu. hava da epey soğuktu. belki iki saat önce olduğundan daha soğuk.. otobüs durağına yürürken ve otobüs beklerken bir sürü düşünce kafamda uçuşuyordu. kışa doğru doğuran kedilerin vahim halleri, walkman kulaklıklarının neden o kadar dayanıksız yapıldığı, postaneden gönderilen paranın yerine güvenlice ulaşmaması halinde yapılacaklar.... ve daha bir çok şey. sanırım bir diğer savunma mekanizmam da buydu benim. sorunlu konuların etrafından dolaşmak.
nihayet otobüs geldi. arkadalarda bir yerde dörtlü koltuklardan birine oturdum. karşımda da bir amca oturuyordu. elinde siyah bir poşette mandalina vardı. "acaba bu amca ilişkisine nasıl emek veriyordur ki?"dedim kendi kendime. yani çocukları büyütmek, ailenin barınacağı yeri sağlamak, eve ekmek getirmek gibi ailevi görevleri değil de, ikili bir karı-koca ilişkisini yıllarca yürütmenin sırrı neydi? stabilite değildiyse, kavga gürültü olmadan yaşamak değildiyse neydi? mandalina mı? o andan itibaren birden kafamın içini mandalinalı fanteziler bastı. ineceğim yere kadar suratımda yavşak bir gülümsemeyle dışarıyı seyredip gelecekte karımla birlikte yapacağım mandalinalı fantezileri düşündüm.
duraktan eve giden yolu hep sevmişimdir. günün muhasebesini yaptığım bir zaman parçasını temsil ederdi bu yol benim için. ve şu an problemsiz bir ilişki için hangi problemlerin çıkartılması gerektiği üzerinde kafa patlatıyordum. belki de arada bir yalancıktan da olsa sorun çıkartmalıydım. mesela durduk yere "yok! yeşil giymeyeceksin! yeşil giydirtmem" diye tutturup kavga başlatabilirdim, veya sahte mail adreslerinden mektuplar atıp sonradan "kim lan bu murteza" diye sinirlenip trip atabilirdim. o zaman daha sağlıklı bir ilişkimiz olur muydu?
izlediğim bir filmde esas oğlan "çok seveceğiz. sonra sıradanlaşacağız ve kavga edip ayrıcalacağız. birbirimizden nefret ettikten sonra başkalarını sevmek için çaba sarfedeceğiz. neden? neden bunu kendimize yapalım ki?" diyordu. hakkaten lan.. niye bunu kendimize yapıyorduk ki?
bu son cümleden sonra zaten karşımdakinin içerisinden geçip arkasında bir yerde oluşan görüş odağım hepten dış dünyanın sınırlarından çıkmıştı. sıkıntılı anlarda sık sık başıma gelen bu duyusal izolasyon tekrar kendini göstermişti. durumun farkına varınca "belki de bir savunma mekanizmasıdır" diye geçirdim içimden. dışarıdaki sesler hala uğultulu bir şekilde devam ediyordu. fakat ilginçtir, şu izolasyon anında artık kulaklarımın arkasındaki atar damarların sesini duyabilmekteydim. uzaktan gelen tekno müziğin bas sesleri gibi güp güp duyuyordum o sesi ben. hatta bir ara kendimi kaptırıp ritim tutmaya bile başladım. her "güp"sesinin arasında dişlerimle "tıs tıs" ekliyordum. şüphesiz ki şu an bu uğraş, gerçek dünyadan çok daha eğlenceliydi.
sesler tekrar tizleşip görüş odağım normale döndüğü anda karşımdaki sandalyeyi boş buldum. gitmişti. kim bilir ne kadar olmuştur gideli diye düşünürken karşı masadan bana ters ters bakan bir adamı farkettim. muhtemelen ben son bir kaç dakikadır onun sevgilisine buğulu gözlerle bakıyordum. hızlıca bakışlarımı devirip masanın üstünde gezdirmeye başladım. kendime geldikçe son cümlelerin kafamdaki yankısı daha da netleşiyordu. "ilişkimize emek vermiyorsun.. bizim için çaba göstermiyorsun..."
ne demek ki şimdi bu? hani bir kelimeyi peşpeşe söyledikten sonra kelime anlamını yitirip insana saçma bir şeymiş gibi gelir ya sevgili okur, işte aynı onun gibi olmuştu. bir ilişkiye nasıl emek verileceğini, bir ilişkideki iki kişi için nasıl ve neden çaba gösterileceğini kafamda hiçbir yere oturtamıyordum. o kavramların içleri boş bir otoparktan daha ıssız bir hale gelmişti.
gözlerim masadaki nesneleri amaçsızca incelerken adisyon kağıdı dikkatimi çekti. ters çevrilmiş ve küllüğün altına sıkıştırılmıştı. "neden bunu ters bir halde masaya koyuyorlar ki" diye içimden geçirirken adisyonu alıp okudum.
1 çikolatalı mus
1 milkshake
2 çay
parasında değildim. hakikaten para mühim değildi çok şükür. ama şu on santime on santimlik kağıt bile açıklıyordu çoğu şeyi. yo hayır.. köyünden kopup gelen, kıtlama çay içip haşil yiyen ya da ne bileyim o kafamızdaki cennet anadolunun yağız delikanlısı tipi bir insan değilim. mesele o da değil. doğru, bu meydan okumada bir köşede üç şekerli çay, diğer köşede ise her yudumunda başka tatlara yelken açtıran milkshake vardı. ama bu sefer imajları farklıydı. bu karşılaşma bir boks maçı olsaydı muhtemelen şöyle isimlendirirlerdi; garanticilik vs. heyecan!
"çaba sarfetmiyorsun, emek vermiyorsun" daki maksadı şimdi yavaştan kavramaya başlamıştım. bizimkisi biraz fazla sorunsuz bir ilişkiydi. hani kıskançlık krizleri, ufak kaçamaklar sonucu yalvar yakar barışma sekansları, içip içip sapıtma sonrası kapıya dayanma ritüelleri gibi şeyler olmamıştı hiç bizimkisinde. hiç kavga etmemiştik mesela. zira ben özellikle her tartışma potansiyeli taşıyan konuya ayrı bir ihtimamla yaklaşıyor, daha ses tonumuz yükselmeden alttan alarak, durumu soğutuyordum. bu taktiği çok etkili bir şekilde kullandığımdan olsa gerek, bir buçuk yıl çok stabil ve problemsiz yaşamıştık.
adisyonu kasaya götürüp ödemeyi yaptım. dışarıda hafiften bir yağmur yağıyordu. hava da epey soğuktu. belki iki saat önce olduğundan daha soğuk.. otobüs durağına yürürken ve otobüs beklerken bir sürü düşünce kafamda uçuşuyordu. kışa doğru doğuran kedilerin vahim halleri, walkman kulaklıklarının neden o kadar dayanıksız yapıldığı, postaneden gönderilen paranın yerine güvenlice ulaşmaması halinde yapılacaklar.... ve daha bir çok şey. sanırım bir diğer savunma mekanizmam da buydu benim. sorunlu konuların etrafından dolaşmak.
nihayet otobüs geldi. arkadalarda bir yerde dörtlü koltuklardan birine oturdum. karşımda da bir amca oturuyordu. elinde siyah bir poşette mandalina vardı. "acaba bu amca ilişkisine nasıl emek veriyordur ki?"dedim kendi kendime. yani çocukları büyütmek, ailenin barınacağı yeri sağlamak, eve ekmek getirmek gibi ailevi görevleri değil de, ikili bir karı-koca ilişkisini yıllarca yürütmenin sırrı neydi? stabilite değildiyse, kavga gürültü olmadan yaşamak değildiyse neydi? mandalina mı? o andan itibaren birden kafamın içini mandalinalı fanteziler bastı. ineceğim yere kadar suratımda yavşak bir gülümsemeyle dışarıyı seyredip gelecekte karımla birlikte yapacağım mandalinalı fantezileri düşündüm.
duraktan eve giden yolu hep sevmişimdir. günün muhasebesini yaptığım bir zaman parçasını temsil ederdi bu yol benim için. ve şu an problemsiz bir ilişki için hangi problemlerin çıkartılması gerektiği üzerinde kafa patlatıyordum. belki de arada bir yalancıktan da olsa sorun çıkartmalıydım. mesela durduk yere "yok! yeşil giymeyeceksin! yeşil giydirtmem" diye tutturup kavga başlatabilirdim, veya sahte mail adreslerinden mektuplar atıp sonradan "kim lan bu murteza" diye sinirlenip trip atabilirdim. o zaman daha sağlıklı bir ilişkimiz olur muydu?
izlediğim bir filmde esas oğlan "çok seveceğiz. sonra sıradanlaşacağız ve kavga edip ayrıcalacağız. birbirimizden nefret ettikten sonra başkalarını sevmek için çaba sarfedeceğiz. neden? neden bunu kendimize yapalım ki?" diyordu. hakkaten lan.. niye bunu kendimize yapıyorduk ki?
0
